Tink Blog

Blockchain Düzenlemelerine Liderlik Etmek

Zeynep Dereli

28/03/2019

1960’larda temelleri atılan internet (TCP) 1990’lı yıllara gelene kadar önce askeri ve sonra akademik dünyanın kullanımı ile sınırlıydı. Internet, ABD senatosunda Clinton Dönemi’nde başkan yardımcılığı yapan Al Gore’un girişimleri sonucu 1991 yılında geçen bir düzenleme sonucunda geniş kitlelere ulaşma imkânı buldu.

Yani internetin ticari ve sosyal bir inovasyon olarak ortaya çıkışı teknik bir adım ve girişimle değil, bir dizi düzenleme ile gerçekleşti. “Akıllı Düzenlemeler” (Smart Regulations) sayesinde 25 yıldır var olan ağ protokolü, 15 yıldır var olan masaüstü bilgisayarları, 50 yaşındaki telefon kabloları ile birbirine bağlayabildi.

Bu akıllı düzenlemeler, aradan geçen 27 yılda ABD’ye ve dünyanın her yerindeki vizyoner girişimcilere büyük servetler kazandırdı. Ağ tarafsızlığı (net neutrality) gibi ilkeler üzerinde şekillenen Internet asla hayal edemeyeceğimiz şekilde ekonomik ve sosyal hayatı “geçmişi hatırlamayı imkansız kılan bir şekilde” değiştirdi.

Bugün yeni bir devrim kendi düzenlemesini arıyor: ağ zinciri veya küresel ifadesi ile Blockchain. Blockchain için internete benzer bir gelecek öngörülüyor. Blockchain üzerinde “bitcoin” gibi kripto paraların ve dijital sözleşmelerin üretilebildiği, saklanabildiği ve ticaretinin yapılabildiği ağ yapılanmasına verilen isim. Blockchain kripto para birimlerinin yanı sıra menkul kıymetler sözleşmelerinin takasına da izin verebilecek bir altyapıdır.

Bugün Blockchain üzerindeki ürünler risk almaktan çekinmeyen fikir önderleri tarafından kullanılıyor. Diğer taraftan çeşitli yolsuzluk ve kara para vakaları adını duyurmuş ülke ve odakların da ciddi bir kullanımı var. Ancak Blockchain henüz regüle piyasalar tarafından aktif olarak kullanılan bir enstrüman değil.

Çünkü her ticari ürün ki buna Blockchain’in temel finansal hizmetler de dahildir, geniş kitlelere ulaşmak için tüketiciye/kullanıcıya güvence sağlayan güçlü bir düzenleme altyapısına muhtaçtır.

Blockchain teknolojisini liberal bir anlayış ile regüle etmeyi başaran ilk ülke bu teknolojinin nimetlerinden yararlanacaktır. Blockchain’den korkan, yasaklayan, sınırlandırmaya öncelik veren ülkeler ise yine kaybedecek. Birçok ülke ve merkez bankası, kripto para birimleri ile elektronik sözleşmeleri düzenleyecek ideal bir hukuki altyapıyı oluşturmak için yarış halinde.

Bu konu en üst düzeyde ekonomik aktörlerin gündeminde: Para piyasaları tarafından IMF Başkanı Lagarde yaptığı bir açıklama ile merkez bankalarının yeniliğe açık olmak durumunda olduklarını ve etkili para politikası uygulamalarına devam ederek tepki vermeleri gerektiğini vurgulamıştı.

Türkiye’nin ilk regüle ürünleri piyasaya sürme imkanı halen sürüyor. Sermaye piyasalarımız, Merkez Bankamız için öncelikle ele alınması gereken alanların başında bu gelecek vizyonu yer alıyor.

Kutu: Blockchain Nedir? Geleneksel Yöntemden Farkı Nedir? Geleneksel Yöntem: Finansal varlığa ilişkin kayıt bir bankanın veritabanında bulunur. Bu kayıt tek bir yerde ancak bankanın güvencesi ile saklanır.

Blockchain: Finansal Varlığa ilişkin kayıtlar Blockchain ağını kullanan tüm bilgisayarlarda kopyalanmış olarak saklanır. Sahibi kayıtlara güçlü bir şifre girerek ulaşabilir ve yenileyebilir. Değişim tüm bilgisayarlarda gerçekleşir.

Bilgisayar Oyunları ve E-spor Disiplini

Zeynep Dereli

28/03/2019

1970’lerden bugüne, dijital teknolojilerin yaygınlaşmasında bilgisayar oyunlarının önemli bir etkisi oldu.

Oyunlar, bilgisayarların evlere ve gündelik hayatımıza girişini hızlandırdığı gibi dijital teknolojiye olan tüketici talebini artırdı ve bu talep bilgisayarların ailelerin satın alabilecek seviyede ucuzlamasına destek oldu. Bugün dahi mikroişlemci sektöründe rekabeti ve gelişimi oyun cihazları sağlıyor. İşlemci ve görüntü teknolojilerindeki değişimler daha sofistike sistemlere ihtiyaç duyan oyunlar üzerinden sunuluyor.

Teknolojik gelişimde bu şekilde önemli pay sahibi olan oyunlar ülke ekonomileri için de stratejik bir gelir kalemi haline geldi. BTK’nın yayınladığı rapora göre küresel oyun endüstrisi pazar büyüklüğü 100 milyar doları geçmiş bulunuyor. Bu pazarda Türkiye 700-750 milyon dolar seviyelerinde bir paya sahip. Bu alanda daha hızlı bir gelişim kaydetmek için son yılların yükselen ülkelerine dikkati çekmek gerekiyor.

Sektöre yıllarca liderlik eden ABD ve Japonya’nın yanı sıra; Çin, Hindistan, Finlandiya ve Ukrayna gibi ülkeler de sektörde ağırlığını hissettirmeye başladı. Tek başına Çin Pazarı 30 milyar doları aşan büyüklüğü ile ABD’yi geçmiş durumda. Oyun sektöründe gelişen bu ülkeler, 1990’lı yıllarda kalkınma stratejilerine “bilgisayar oyunları” konusunu ekleyerek ve bu konuda gerekli eğitim ve teşvik altyapılarını hazırlayarak 2000’li yıllarda küresel oyun endüstrisinde söz sahibi oldular.

Bu başarıda belirleyici olan eğitime verilen öncelikti. Oyun sektörü veya genel olarak yazılım endüstrisi maddi yatırımların ötesinde bir kaynağa ihtiyaç duyuyor: gerekli becerilere sahip, girişimci, sosyal becerileri güçlü ve özgür düşünen bir gençlik. Bu niteliklere sahip bir gençliği eğitecek okullara ve öğretmenlere ihtiyacımız var. Sözünü ettiğimiz eğitim bilgisayar dilleri konusunda verilen eğitimlerin çok ötesine geçmeyi, bir zihniyet kazandırmayı gerekli kılıyor.

Madalyonun diğer tarafında ise ailelerin kâbusu var: oyun ve oyun videoları bağımlısı, fiziksel ve ruhsal sağlığını ve eğitimdeki başarısını yitirmiş, pasif gençler. Bu tablonun ortaya çıkmaması için ise gençlerin aslında ustaca kullandıkları dijital teknolojileri “kontrol altına alabilecekleri” şekilde yönlendirilmeleri gerekiyor. Bu noktada çözüm, okulun ve ailelerin, çocukların bilgisayar oyunları ile olan etkileşimlerinde destekleyici ve gözlemleyici olmalarından geçiyor. Özellikle dijital oyunlarda başarılı olan gençlere e-spor disiplini kazandırmak, gençlerin kontrolü ele alması için önemli bir adım.

E-spor, dijital sistemleri kullanarak başarıya ulaşmak ve sosyalleşmek için önemli bir fırsat. E-spor’da başarıya ulaşan gençler, profesyonel hayatlarında makine karşısında kendisini güvende hissediyor. Diğer taraftan görünen o ki, e-spor gelecekte bir kariyer yolu olma potansiyeli taşıyor. Bugün e-spor turnuvalarında başarı sağlayan gençler, yarın kulüplerde antrenör ve profesyonel yönetici olarak çalışma imkanına sahipler.

Bu köşeden eğitim, teknoloji ve ekonominin bir arada düşünülmesi ve entegre edilmesini gerektiğini vurguluyoruz. Espor’da bu noktada stratejik öneme sahip.

Bu anlamda Teknoloji ve İnsan Kolejleri – Tink’de önemli bir adım attık. Spor kulüpleri arasında dünyada bir ilki gerçekleştirerek e-spor şubesini kuran Beşiktaş’ın, League of Legends takımı ile kapsamlı bir sponsorluk anlaşması yaptık. 2019 yılında da League of Legends Şampiyonluk Ligi’nde mücadele edecek olan Beşiktaş League of Legends Akademi Takımı antrenmanlarını Tink’nin Sancaktepe kampüsünde kendileri için özel olarak hazırlanan antrenman odasında gerçekleştirecek. Lise çağındaki oyuncular ise Tink’in sağladığı Espor bursu ile eğitim hayatlarına devam edecek. Profesyonel kariyerleri ile eğitimlerini bir arada sürdürmesi için fırsat oluşturan Tink, oyunculara çok yönlü bir gelecek sağlamak adına önemli bir rol oynayacak.

Beşiktaş ile birlikte başlattığımız bu girişimin, e-spor’un okulların desteği ile gençlerin eğitim ve kariyer planları ile entegre ve kontrollü olarak yürümesi için bir model oluşturacağına inanıyoruz. Takım halinde hareket eden, başarıyı hedeflemiş ve ona odaklanmış, işin ekonomik boyutu konusunda bilgi sahibi gençler yetiştirmek için çabamızı sürdürüyoruz.

Endüstri 4.0’a Sektörel Hazırlık

Zeynep Dereli

28/03/2019

Endüstri 4.0 devrimi veya daha geniş bir bakış açısı ile dijitalleşme, tüm sektörleri derinden etkiliyor. Değişimin dinamiklerini fabrikalardaki robotlar ve yapay zeka sistemleri üzerinden tanıdık, bu nedenle Endüstri 4.0’ı daha çok imalat sanayisine ait bir kavram olarak gördük.

Oysa bu yeni ekonomik ve sosyal devrimi başlatan dinamikler belki imalat sanayisinden de önce hizmet sektörlerinde ortaya çıktı. Daha önce bankacılık sektörüne ilişkin dinamiklerin daha 30 yıl öncesinde görüldüğünü anlatmıştık. Bugün eğitim, turizm, perakende, müteahhitlik gibi Türkiye’nin güçlü olduğu diğer hizmet sektörlerinde de kaçınılmaz olarak bir dönüşümün yaşandığını fark etmek gerekiyor.

Bu sayıda kendi içinde olduğumuz sektörün Endüstri 4.0 ve Dijital devrime ayak uydurması için neler yapması, neleri kabullenip, neleri değiştirmeye çalışması gerektiğine bakacağız. Bu çerçevede 3 maddelik bir reçetemiz var:
1. Mesleki Yeterliliklerin Yeni Döneme Uyarlanması Her sektör, birçok farklı uzmanlık alanının ve mesleğin bileşiminden oluşuyor. Yeni dönemde sektörü en çok etkileyecek olgu ise sektörün ekonomik değer zincirine giren mesleklerde yaşanacak dönüşümü fark etmek, yönetmek ve mesleki eğitim çerçevesinin buna göre düzenlemek. Sonuç olarak yarının ihtiyaçlarına uygun bir akademik ve mesleki eğitim çerçevesi belirlemek.
Örneğin otomotiv sektöründe elektrikli araçların yaygınlaşması ile “elektrikli motorlar ve aktarım sistemleri” konusunda uzman bakım ve imalat personeli ihtiyacı ortaya çıkacak. (Hatta çıkmaya başladı.) Belki de beyaz eşya sektöründe elektrikli motorlar konusunda uzmanlaşmış personel otomotiv sektörüne kayacak. Bu noktada otomotiv sektörünün sorması gereken sorular şunlar: Gelecekte kaç elektrik motoru ustasına ihtiyacım olacak, bunların eğitimi için yeterli meslek okullarına sahip miyiz? Mesleki yeterliliklere ilişkin çerçeve oluşturuldu mu?
2. Yasal Mevzuatının Yeni Döneme Adapte Edilmesi Sektörel düzenlemeleri yayınlayan kurumların dönüşümün önünden gitmesini, henüz var olmayan teknolojilere ve hizmetlere uyumlu bir düzenleme çerçevesi oluşturmasını beklemek anlamsız. Ancak bu durum uyumlaştırmanın hızla gerçekleştirilmesine engel değil. Aksi takdirde turizm sektöründe örneğini gördüğümüz bir kördüğüm ile karşılaşmamız olası. Sektörün Turizm 4.0’ı tartıştığı Türkiye’de; booking.com, airbnb ve Uber gibi turizm teknolojisinin merkezinde yer alan sistemler ciddi yasal engellerle karşı karşıya. Böyle bir ortamda sektörleri dönüştürecek yerli iş modellerinin geliştirilmesini beklemek de anlamsız.

Yasal düzenlemelerin sektörel oyuncuların çıkarlarını da koruduğunu ve teknoloji ile uyumlu hale getirilmesinin biraz da bu yüzden zor olduğunu, hassas dengelere dayandığın biliyoruz. Ancak ekonomi tarihinin açıkça gösterdiği bir gerçek var. Hiçbir sektörün teknolojik değişime direnmesi, kendini düzenlemeler ile koruma altına alması mümkün değil. Bu noktada yapılması gereken, demokratik katılım süreçlerini devreye sokarak sadece mevcut sektörel aktörlerin değil tüketicilerin ve kamuoyunun da görüşleri çerçevesinde düzenleme taslakları geliştirmek ve bu taslakları bilimsel etki analizleri ile teknoloji ile ilişkisi açısından değerlendirmek.
3. Rekabeti Sektörün Ötesine Taşınması Dikkatinize sunmak istediğim son dinamik ise sektör dışından gelen rekabet. Dijitalleşme farklı sektörlerin çalışma biçimlerini birbirine yaklaştırıyor. Teknoloji paydasında birleştiriyor. Yıllar önce perakende sektörünün bir oyuncusu olan Boyner Grup’un çıkardığı “Advantage Card’ın” bankacılık sektöründeki kredi kartı ürününü tamamen dönüştürmesi önemli bir örnek. Bugün otomotiv sektörünün en çok ilgi duyduğu etkinliğin bir elektronik fuarı olan CES olması da ayrı bir gösterge. Diğer bir örnek ise Çin’den: Çin’de bankacılık sektöründeki büyümeyi, Alibaba ve Tencent’in iştiraki bir fintech şirketi olan Ant Financial sırtlıyor. İş ortaklarımızdan başlayarak tüm pazarları izlememiz ve önceden önlemler almamız aslında pratikte mümkün değil. Bu çerçevede yapmamız gereken sektörel dönüşümü izleyen ve aksiyon alan değil başlatan firmalar ve ülkeler arasına girmek. Diğer taraftan büyüme planlarımızı yaparken yeni sektörleri de hedeflemek ve yatay büyüme imkanlarını ön plana çıkarmak.

Tarımda Çözüm Verimlilik ve Teknolojide

Zeynep Dereli

28/03/2019

Bugün dünyadaki 8 milyar ve Türkiye’deki 80 milyon insanı sağlıklı, doğal - hatta organik ve verimli bir tarım ile beslemek için tek bir çıkar yol var: Teknoloji…

Bu noktada yanlış bir algıyı not etmek istiyorum. Tarımda teknoloji kullanımı, ürünlerin doğal ve organik yapısını bozan bir yaklaşım değil. Genetik modifikasyonlar, hormonlar ve antibiyotik gibi teknolojiler mevcut, ancak bu teknolojilerin kullanımı büyük çoğunlukla bizim gibi Avrupa ülkelerinde yasak, üreticiler ve tüketiciler tarafından da benimsenmiyor.

Diğer taraftan doğal tohum ve girdilerle, doğal tarım ürünleri üretmek için kullanmak zorunda olduğumuz yöntemler, teknolojiye ve makineleşmeye dayanmak zorunda. Geleneksel tarımı bütünsel olarak uygulamak bugün mümkün değil.

Çünkü geleneksel tarımın (Tarım 1.0) kadim ekonomik mantığı şöyle işliyor: her bir aile kendi ihtiyacı olan temel tarım ürünlerini üretir, bundan artanların bir kısmı farklı ürünler üreten diğer ailelerle ve vergi olarak devlet ile paylaşılır. Bu ekonomik mantık içinde, geleneksel tarımda bir aile ancak bir aileyi daha besleyecek üretimi gerçekleştiriyordu.

Türkiye aslında 1980’lere kadar aile ekonomisine, kara sabana ve kas gücü ile üretime dayanan bu aşamayı büyük ölçüde geride bırakmayı başardı. Ancak basit makineleşmeye, ticari tarıma ve ürün çeşitliliğine dayanan Tarım 2.0’da takıldı. Bu noktada bizi doğrudan Tarım 4.0’a taşıyabilecek üretimden, dağıtıma çeşitli teknolojiler hakkında örnekler vermek istiyorum:
· Fiyat istikrarsızlığının en önemli sebeplerinden biri, çiftçilerin plansız olarak bazı ürünleri bazı yıllar çok, bazı yıllar az ekmesi. Bu noktada ülkenin tarımsal üretim haritası ve iklim koşulları uydular ile yüksek çözünürlüklü olarak izleniyor. Çiftçilere bir sonraki dönemde hangi ürünleri üretmelerinin daha karlı olacağı düzenli olarak raporlanıyor. Bu konuda 2012 yılında başlatılan TARBİL girişiminin sonuçlandırılması büyük önem taşıyor.
· Rusya sınırından geri dönen tarımsal ürünlerimize ilişkin haberler sık sık karşımıza çıkıyor. Ürünlerin gerçekten organik ve doğal yöntemlerle üretilmesi ve sağlıksız kalıntılar barındırmaması durumunu ortaya koyacak test sistemlerinin tabana yayılması ve üretim sürecine dahil edilmesi gerekiyor.
· Nesnelerin interneti teknolojisi ekim, sulama, sıcaklık gibi kararların daha verimli alınması için yardımcı oluyor. Olası doğal etkilere daha hızlı, hatta otomatik müdahaleler gerçekleştirilebiliyor.
· Uzaktan izleme teknolojileri ile tarım alanları ekim ve toplama dönemlerinin arasında kaderine terk edilmiş olarak beklemiyor. Çiftçi tarlasını veya hayvan varlığını sürekli gözetim altında tutabiliyor.
· Lisanslı depoculuk, birçok teknolojinin entegre edildiği sistemleri ile dağıtım aşamasındaki ürünlerin izlenmesini, yolda gerçekleşen kayıpların azalmasını ve dağıtımın en çok ihtiyaç duyulan bölgeye doğru yolda yönlendirilmesini sağlıyor.

Söz konusu olan tarım olduğunda teknolojiyi üretime entegre etmek ve tabana yayarak yaygınlaştırmak için güçlü bir reform iradesine ihtiyaç var. Çünkü teknoloji kullanımını engelleyen önemli birçok yapısal sorun karşımıza dikilmiş durumda.
Tarımsal alanların miras yolu ile bölünmüş olması bu sorunların başında geliyor. Bu seviyede bölünmüş topraklarda yüksek maliyetli ancak yüksek verimlilik getiren teknolojileri kullanmak mümkün değil. Yüksek kapasiteli makineleşmenin teknik olarak imkansız olduğu bir çiftlik ölçeğine sahibiz. Dünyada en çok traktörün olduğu ülkelerden biri olmamız bu anlamda övünülecek bir meziyet değil. Ayrıca tarım 4.0’ın getirdiği entegre üretim modelleri de bu ölçekte uygulanabilir değil.
Bir takım teknolojilerin paylaşım ekonomisi çerçevesinde ortak kullanımı bu sorunu çözebilir. Ancak bunu yapmak için gereken kooperatifçilik kültürü de yeterli seviyede yaygınlaştırabilmiş değiliz. Gıda sanayisi ve tarımsal üretim arasındaki ilişki de birkaç alt sektör dışında istenilen seviyede değil.
Karşımızdaki bir diğer büyük reform alanı ise çiftçi eğitimi. Tarımda teknolojiyi kullanmak, bunu yaparken de doğallığı korumak için çiftçilerimizin hem teknik becerilerini, hem de tarım ekonomisine ve çiftçiliğe bakış açılarını geliştirmemiz gerekiyor.
Bu anlamda tarım alanındaki reform programlarında en üst sıraya teknolojik gelişimin tabana yayılmasını, bunun için gereken yapısal ve zihinsel dönüşümün de sağlanmasını eklemek gerekiyor.

Eğitimde Karneden, Big Dataya

Zeynep Dereli

13/08/2018

Birçok farklı sektörde Büyük Veri (Big Data) kavramını sık sık duyuyoruz. Hızla akan verinin; nasıl korunacağı, kullanılacağı ve analiz edileceğini belirleyen Büyük Veri disiplini, bir bilişim kavramı olmanın ötesine geçerek, “yönetişim öğretisi” olmaya doğru ilerliyor.

Eğitim, bu yeni yönetişim öğretisinin etkisinde yer alan sektörlerden biri. Cumhurbaşkanlığı 100 Günlük İcraat Programı’nda da” eğitimde büyük veri konusu yer aldı. (“Milli Eğitim Bakanlığının mevzuatını, çalışma planlarını ve insan kaynağını yeniden yapılandırmak üzere “Büyük Veri” sistemi kurulması” ve “Her çocuğumuzun okul öncesi eğitimden üniversiteye ilgi, yetenek ve becerilerini gelişimsel olarak izlemek ve yönlendirmek için “E­Portfolyo Sistemi’nin kurulması.” İfadeleri).

Bu vesileyle “Türkiye’de büyük veriyi eğitime nasıl uyarlayabiliriz?” sorusu akıllara geliyor. Her bir öğrenci, öğretmen ve eğitim yöneticisi durmaksızın data üretiyor. Sınav sonuçları, disiplin cezaları, davranış puanları gibi geleneksek verilerin çok ötesinde; tablet kullanım alışkanlıkları, akıllı tahtadan faydalanma, ödev konuları ve ilgi duyulan sosyal aktiviteler “Büyük Veri” sistemlerinde öğretmen ve öğrenci analizlerine dahil edilebiliyor.

Büyük Veri analizi geleneksel istatistiki analizin tam tersi bir mantıkla çalışıyor. Geçmişte öğrencilere ilişkin veriler birleşir, anlamlı bir istatistiki bilgi oluşturulur ve bu bilgi yığınlara uygulanırdı. Örneğin üniversite sınavında öğrencilerin Osmanlı tarihi sorularında başarısız olduğu sonucuna ulaşılırsa bu konudaki eğitimi güçlendirmek için ulusal çalışmalar yapılırdı. Bu bir büyük veri analizi değildir.

Eğitimde büyük veri kullanımı bir istatistiki çıkarımın çok ötesindedir. “Ders notları, hayalleri ve beklentilerine dair görüşleri, öğretmenlerinin yorumları, araştırma alışkanlıkları, müze ziyaretleri ve ödevlerinden oluşan milyonlarca satırlık verinin” önce yapay zeka, sonra rehberlik uzmanı tarafından analiz edilmesidir. Sonuç olarak oluşan bilgi; üniversite tercihi öncesinde “sen geleceğin İlber Ortaylı’sı olabilirsin” müjdesi vermek olabilir.

Tam tersi de mümkündür, öğretmen olmak için gerekli becerileri göstermeyen bir öğrenciye “5 yıl sonra, 30 bin kişilik öğretmen kadrosu için 120 bin rakibin olacak ve rekabet edebilmen için şunları yapman gerekiyor. Ayrıca; kendi becerilerin çerçevesinde, seçeneklerinden birinin yazılım mühendisliği olduğunu da unutma” diyebilmektedir.

Büyük Veri disiplini bireysel veriden yola çıkar, bireysel veriyi kitlesel bilgi ile harmanlar, anlamlandırır ve sonuç olarak yine bireysel bilgi üretir. Bu anlamda öğretmen ve öğrencilerin, bireysel bazda ayrıntılı verilerinin güvenli bir sistem ile toplanması gerekmekte ve burada dijitalleşme büyük önem taşımaktadır.

Bu alanda Türkiye’de önemli bir örneği, Teknoloji ve İnsan Kolejleri’nde (Tink) TinkSmart uyguluyoruz. Her öğrencinin farklı karakterini, güçlü yönlerini, gelişim alanlarını ve öğrenme yöntemini e-öğrenme platformumuzu kullanarak tespit ediyoruz. Bu tespit sonrası, öğrencimizin yetkinlik ve tercihlerine uygun kişisel eğitim programı hazırlıyoruz. Teknolojiyi her bir öğrencimizi hedefine en verimli şekilde ulaştıracak yol haritasını çıkartmak ve bu yol haritası doğrultusunda, öğretmenlerimiz ile öğrencilerimizin gelişimine ve ihtiyacına uygun öğrenme içeriklerini hazırlıyor ve paylaşıyoruz. TinkSmart ile öğrencimizin gelişimini takip ediyor, ölçüyor, değerlendiriyor ve raporluyoruz.

Zeynep Dereli İstanbul Ticaret Gazetesi, 13 Ağustos 2018

Eğitimin Yeni Dinamiği: Eğitim Girişimciliği

Zeynep Dereli

06/08/2018

Toplumsal değişim süreci içinde eğitim hep en önemli yerde oldu. Bununla birlikte çağlar değiştikçe roller de değişti. Tarım toplumunda ailenin görevi olan temel eğitim, sanayi toplumu ile birlikte devlete yöneldi. Orta ve yüksek öğrenim ise hep devletin göreviydi.

Bilgi çağında ise yeni bir süreç yaşanıyor. Eğitimde öncülük rolü eğitim girişimcilerine geçiyor. Hem temel hem de yüksek öğrenimde eğitim girişimcilerinin inovatif yaklaşımları ön plana çıkıyor. Eğitim girişimciliğini geleneksel özel okul yatırımcılığından ayırmak gerekiyor. Bu yeni eğitim anlayışı “Aynı eğitimi daha kaliteli sunalım” “öğretmen başına daha az öğrenci sayısına ulaşalım” veya “daha iyi dekore edilmiş bir okul binasında eğitim verelim” kaygılarının ötesine geçiyor.

Benim de memnuniyetle aralarında olduğum eğitim girişimcileri “geliştiren, yenileştiren ve rekabeti artıran” modern bir yatırımcı olarak sektörde yerini aldı. Küresel örnekleri araştırmak, teknolojiyi, bilimi, sanatı eğitime entegre etmek ve bireysel bir anlayış içeren modeller geliştirmek sektörün yeni dinamikleri. Bu dinamikler, Endüstri 4.0 Çağına girerken koşulların da zorlaması ile ortaya çıktı.

Yaşamakta olduğumuz Endüstri 4.0 devriminin sadece bir kuşak içinde gerçekleşmesi bekleniyor. Bugün okula başlayan öğrenciler, üniversiteden mezun olduklarında tam anlamıyla dijitalleşmiş, yapay zeka ve robotik gibi teknolojilerin hakim olduğu bir iş dünyasına adımlarını atacaklar. Birtakım yeni meslekler ortaya çıkacak. Bu süreç bir adaptasyon sürecinin ötesinde, bir yaratım süreci olacak. Gençler sadece yeni girişimleri değil yeni meslekleri ve uzmanlıkları da yaratacaklar. Yaratıcı girişimcilik becerileri ön plana çıkacak.

Bu yeni dönemin gerektirdiği yeni becerileri edinmek yolunda eğitim girişimcilerinin dikkate aldığı önemli bir husus var: Her öğrenci farklı şekilde öğreniyor ve kendini farklı şekilde geliştiriyor. Yeni eğitim modelleri ortak ve dinamik rollere kaynaklık ediyor. Örneğin “öğretmenler yoğun meslek içi eğitim ve atölye programları ile öğrenci rolünde” ve “öğrenciler akran eğitimi ile bildiklerini yaşıtlarına aktararak öğretmen rolünde” yer alabiliyor.

Ben de bir eğitim girişimcisi olarak Teknoloji ve İnsan Kolejleri’nde (Tink) bu esaslarla yenilikçi bir eğitim anlayışını savunuyorum. Tink’de yeni döneme uyum sağlamak üzere akademik başarıların ötesinde; projeler, uygulamalı eğitim süreçleri, akran eğitimleri ile kapsamlı bir model uyguluyoruz. İlk bir yıl sonunda öğrencilerimizin geldiği nokta bize şunu gösterdi: öğrencilerimiz Tink’te sadece sınavlar ve okul için değil, profesyonel hayatlarında, kariyerlerinde de kendilerini en üst seviyeye taşıyacak yetkinlikler geliştirdiler.

Bu anlamda eğitim girişimciliği Türkiye’de eğitim için önemli bir fırsattır. Milli Eğitim Bakanı Prof.Dr.Ziya Selçuk’un da bir eğitim girişimcisi olarak deneyimi önemlidir. Eğitim girişimcilerinin uyguladıkları yenilikçi modeller Milli Eğitim’de de uygulanmalı ve benimsenmelidir.

Zeynep Dereli
İstanbul Ticaret Gazetesi, 6 Ağustos 2018

İnsansız Bankadan, İnsan Avantajına

Zeynep Dereli

23/07/2018

1991 yılından bir reklam sloganı, o yılları yaşamış okurlarımızın hatırına gelecektir. “Future 2001 Geleceğin Elektronik İnsansız Bankası” Bu reklamdaki “insansız” ifadesi ciddi bir tartışma yaratmıştı. “Kaydi” varlıklar ile çalışan bankaların, gelecekte dar bir teknokrat kadrosu dışında çok az sayıda personelle çalışacağı uz görüsü (forsight) ülkenin gündemine taşınmıştı.

Benzeri öngörüler çeyrek asır sonra imalat sanayisi (ve diğer birçok sektör) için gündeme oturdu. Bugün; Endüstri 4.0’ın işgücünün geleceğini ve dolayısıyla refah toplumunu nasıl etkileyeceği dünyada en çok tartışılan konuların başında geliyor.

Yapay zekanın ve robotların 100 milyonlarca insanı işlerinden edeceği kaygısı “teknoloji korkusunu da” körükler bir şekilde toplumlara yayılıyor.

Ancak bankacılıkta son 30 yılda yaşanan değişim, durumun istihdam açısından korktuğumuz yönde gelişmeyeceğine dair ipuçları sunuyor: Bugün, 1990’ların başında finans sektörü için hayal dahi edilemeyen bir teknoloji seviyesine sahibiz. El ile tutulmayan ürünleri olan finans sektörü, dijitalleşmeye ve endüstri 4.0 çağına, imalat sanayisinden daha önce adapte oldu. Ödeme sistemlerinden, yatırım araçlarına tam olarak dijitalleşmiş bir finans sektörü içindeyiz.

Bununla birlikte finans sektöründeki dijitalleşme, sektördeki istihdamı azaltmadı. Tam tersine, Türkiye Bankalar Birliği (TBB) verilerine göre 1990’larda 150 binler seviyesinde olan istihdam bugün 200 binler seviyesine ulaştı. Hatta bu istihdama dahil edilmeyen, dev bir fintech yani finans teknolojileri sektörü oluştu.

İstihdam azalmadığı gibi sektörün yarattığı daha iyi işler (better jobs) artış gösterdi. Bu noktada finans sektöründe istihdamın ve sektörün ihtiyaç duyduğu becerilerin nasıl değiştiğini incelememiz gerekiyor.

Artık şubelerde cam bir kafesin içinde oturan veznedarları veya bankalar arasında para taşıyan mutemetleri çok daha az görüyoruz. Bankacılar “soğuk, mesafeli ancak dikkatli ve güven verenlerden” değil, insan ilişkileri ve satış becerisi kuvvetli kişilerden seçiliyor. Yönetim kadroları ise “müfettişlik” nosyonuna göre değil, yaratıcılık ve iletişim becerileri ile donanmış kişilerin terfi edebildiği bir alan. Yani finans sektörü dijitalleştikçe daha az değil, ama daha farklı becerilere sahip insanlar istihdam edilir hale gelmiş.

Tam da bu noktada eğitimin önemi ön plana çıkıyor. Bugün nasıl bir eğitim alan ve hangi becerileri geliştiren gençler, geleceğin finans kurumlarında kendilerine uzman ve yönetici olarak yer bulabilecek?

Bu konuda HSBC’nin yayınladığı ve fütürist Tom Cheesewright tarafından yazılan 'İnsan Üstünlüğü: İnsanın Gücü Raporu' çok önemli ipuçları veriyor. Raporda, bankacılık sektöründe altı yeni mesleğin ön plana çıkacağı öngörülüyor: Karma Gerçeklik Deneyimi Tasarımcısı, Algoritma Teknisyeni, Etkileşimli Arayüz Tasarımcısı, Evrensel Hizmet Danışmanı, Dijital Süreç Mühendisi, Ortaklık Ağ Geçit Sağlayıcısı.

Bilimkurgu filmlerinde sıçramış gibi duran bu yeni meslekler için gerekli ortak üç beceri ise oldukça tanıdık: Merak, yaratıcılık ve iletişim becerileri Finans sektöründe 30 yıldır yaşadığımız değişim tüm diğer sektörler için rehber olacak nitelikte. Robotlar ve yapay zekanın daha etkili olduğu bir gelecekte muhtemelen insan yaratıcılığı ve iletişimi çok daha değerli olacak. Endüstri 4.0’ı bir tür distopya (cehennemi gelecek) gibi gören tahminleri bir kenara bırakıp, kendimiz ve çocuklarımız için yeni becerilere dayanan bir gelecek inşaa etmeye başlamamız gerekiyor.

Zeynep Dereli
İstanbul Ticaret Gazetesi, 23 Temmuz 2018

Eğitim Reformuna ve Türkiye’nin Geleceğine Olumlu Bir Bakış

Zeynep Dereli

16/07/2018

Prof. Dr. Ziya Selçuk’un Milli Eğitim Bakanlığı göreve getirilmesi, Türkiye’de her kesimin büyük bir heyecan duymasına yol açtı. Türkiye’nin eğitim politikalarının oluşturulması, yürütülmesi ve bu sayede gençlerimizin ülkemizi ekonomik, sosyal ve teknolojik anlamda “muassır medeniyet” seviyesine çıkarması için “Eğitimciliği ile öne çıkan” teknokrat bir Milli Eğitim Bakanı’na” ihtiyaç duyduğumuz ortadaydı.

Prof. Selçuk eğitim alanında Türkiye’nin önde gelen isimlerinden biri ve “akademisyen, girişimci ve düşünür” rolleri ile öne çıkıyor.

Bir akademisyen olarak Ziya Selçuk Gazi Üniversitesi gibi “Türkiye’nin Eğitim Enstitüsü” niteliğinde bir kurumda yetişmiş ve burada eğitim alanında akademik kariyer yapmış bir öğretim üyesi. Bu anlamda modern eğitimin gereklerini bilimsel olarak özümsemiş bir akademisyen.

Selçuk’un bir eğitim girişimcisi olması da çok önemli. Eğitim ile ilgili dinamikleri anlamanın en iyi yolu bu alanda bir girişimci olarak görev yapmaktan geçiyor. Öğrencilerin, velililerin, öğretmenlerin ve sektördeki diğer tüm paydaşların nabzını tutmak için en uygun yöntem belki de bir özel okul açmak, bu özel okulu kurumlaştırmak ve yaşatmaktan geçiyor. İnovasyon kapasitesi çok daha yüksek olan özel okullar; büyük bir reform ihtiyacı olan Türk Milli Eğitimi için stratejik nitelikte. Çünkü yeni eğitim anlayışlarının öğrencileri denemeden, nesilleri harcamadan adapte edilmesi için çok iyi bir fırsat oluşturuyorlar.

Ziya Selçuk’un öne çıkan bir diğer özelliği ise toplumda eğitim kuramı muamelesi gören görüşlere sahip bir eğitim düşünürü olması. Selçuk “zihniyet devrimi seviyesinde” çözüm önerileri sunuyor.

Bu fikirler arasında Tink’de (Teknoloji ve Eğitim Kolejleri) uyguladığımız eğitim modeli ile benzer bir mantığa sahip olan ve öğrencilerin “kendine özgü niteliklerini” ortaya koymak için geliştirilen ‘Dokuz Tip Mizaç Modeli’ öne çıkıyor. Öğrencilerin hangi tarz mizaca sahip olduklarının tespiti, ‘mizaç yapılarına’ uygun eğitim yaklaşımının belirlenmesi, bireysel potansiyelin ortaya çıkarılması ve öğretmen, çocuk karşısında doğru yaklaşım ile çıkması aşamalarına sahip olan bu anlayışı, Prof. Dr. Selçuk kurucusu olduğu Dokuz Tip Mizaç Modeli Derneği ile de savunuyor.

Önümüzdeki dönemde ihtiyaç duyduğumuz kapsamlı reformların gerçekleşmesi yolunda büyük bir umut içindeyiz. Bu değişim sürecinde, beceri ve sosyal kazanımların diplomadan ve sınavlarından daha önemli olduğu, bununla bu iki alanda kazanım sağlayan gençlerin de doğru sınav sistemleri ile en iyi diplomalara ulaşabileceklerini biliyoruz. Böyle bir anlayışla yapılacak milli eğitim reformu, okulları ve sınavları aynı anda ve aynı zihniyetle dönüştürmeli.

Geleceği eğitim var edecek, bu yüzden eğitimin piyasanın ihtiyaçları seviyesinde değil, gelecekte bu ihtiyaçları yeniden şekillendirecek seviyede becerilere sahip nesiller yetiştirmesi gerekiyor.

Zeynep Dereli
İstanbul Ticaret Gazetesi, 16 Temmuz 2018

Yeni Bir Mücadele: Orta Teknoloji Tuzağı’ndan Çıkış

Zeynep Dereli

05/07/2018

Bu hafta önce şaşırtıcı olmayan bir haber vereceğim: Yeni ekonomi devrimine hazırlıkta, orta sıralardayız: 25 sanayi ülkesi içinde 15. sırada. Zaten birçok başka uluslararası sıralamada da bu seviyelerde yer alıyoruz. İlginç olan ve haber değeri taşıyan nokta ise şu: Bu endekste orta sırada olmak belki de en riskli pozisyon.

Temel sorunu şöyle açıklayabiliriz:

Endekste üst sıralarda olan ülkeler yeni sanayi devriminden olumlu etkilenecek. Çünkü orta ve yüksek teknoloji düzeyindeki sanayiyi, daha düşük emek payı ile ülkelerinde tutabilecek. Alt sıralarda olan ülkeler ise genellikle düşük emek maliyetli ülkeler. Bu ülkelerde de olumsuz etkilenmeyecek. Çünkü tarımda ve düşük teknolojili üretimde; Endüstri 4.0’ın yüksek yatırım maliyeti karşısında çok ucuz emek ile rekabet etmeye devam edebilecek. Bizim için asıl önemlisi Türkiye’nin de içinde bulunduğu orta sıradaki ülkeler:

Türkiye gibi teknoloji seviyesi yeterince yüksek olmayan ancak emek maliyeti nispeten yüksek ülkeler, yeni sanayi devrimine hızla ayak uydurmak zorundalar. Çünkü yüksek ve orta teknoloji yatırımlarını gelişmiş ülkelere kaptırmaya başlayacaklar. Ayrıca emek maliyetlerini azaltmak istemedikleri için düşük teknolojili işleri de alt sıralardaki ülkelere belki de çoktan devrettiler. Orta Teknoloji Tuzağı olarak tanımlanan bu sorunu, yeni bir araştırma tekrar gözler önüne serdi. Türkiye’nin ve 25 sanayileşmiş ülkenin otomasyon seviyesini ortaya koyan veriler, geçtiğimiz aylarda The Economist ve ABB tarafından yayınlanan Otomasyon Hazırlık Endeksi: Yaklaşan Otomasyon Dalgası için Kimler Hazır” başlıklı raporda yer aldı.

Rapora göre Türkiye 53,7 puanla genel ortalamada 15. Sırada yer alıyor. İlk sırada yer alan Güney Kore’nin puanı 91.3; en düşük sırada yer alan Endonezya’nın puanı ise 33,1. Endekste sanayileşmemiş ülkelerin hiç yer almamasına rağmen puan seviyesinin bu kadar açık olması gelişmiş ülkelerin kendi dinamikleri ile var ettikleri Endüstri 4.0’da arayı ne kadar açtıklarını gösteriyor.

Güney Kore’nin ardından ilk 5 sırada yer alan ülkeler ise Almanya, Singapur, Japonya ve Kanada olarak sıralanıyor. Bu 5 ülkenin ortak özelliği endekste yer alan 3 ana kategoride, yani “inovasyon ve otomasyon”, “otomasyon ekonomisi becerileri” ve “işyeri değişim yönetiminde” de üst sıralarda yer almaları. Yani endekste başarılı olmanın anahtarı yönetim, eğitim ve teknolojide aynı anda ilerleyebilmek.

Türkiye’nin ev ödevi de tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Endekste Türkiye’yi eğitim politikalarının doğrudan şekillendirdiği “otomasyon ekonomisi becerileri” kategorisi aşağı çekiyor. Türkiye “İnovasyon ve Otomasyonda” 67.3 puanla 15., “Otomasyon Ekonomisi Becerilerinde” 38.9 puanla 18., “İşyeri Değişim Yönetiminde” 56.3 puanla 13. sırada yer alıyor.

Türkiye’nin orta sıralarda devam etme şansı yok. Mutlaka ivedilikle teknoloji eğitimini yaygınlaştırmalı ve STEM becerilerini geliştirmeliyiz. Eğitime yapılan yatırımlar gerçek anlamda bir kuşak sonrasında geri döner. Orta teknoloji tuzağından çıkış, hele de sorun eğitim ise büyük odaklanma, sabır, kaynak ve mücadele gerektiren bir çabadır.

Zeynep Dereli
İstanbul Ticaret Gazetesi, 5 Temmuz 2018

Girişim, Teknoloji ve Eğitim için Bilgisayar Oyunları


Zeynep Dereli

28/06/2018

Tam da yaz tatiline girdiğimiz ve öğrencilerin bilgisayarları/konsolları başına geçtiği günlerde, Dünya Sağlık Örgütü “Bilgisayar Oyunları Bağımlılığı”nı hastalık olarak sınıflandırarak, dikkatleri sektörün üzerine çekti.



Medya, biraz da teknoloji korkusunu dikkate alarak dijital oyunlar ile ilgili olumsuz haberlere öncelik veriyor. Bununla birlikte oyun sektörü; teknoloji, girişimcilik ve eğitim boyutları ile ekonomide ve sosyal yaşamda önemli ve olumlu bir yer kaplıyor.



Öncelikle girişimcilik boyutu ile başlayalım. Bilgisayar oyunları; 2017 yılında gelirleri 122 milyar dolara varan bir sektör konumunda. Sektörün 2018 yılını ise 138 milyar dolar ile kapatması bekleniyor. (Newzoo, 2018) Sektördeki en dikkat çekici gelişme ise Çinli girişimcilerin, özellikle Tencent’in büyük yükselişi. Satın almalar ve inovasyon harcamalarında zirveye oturan Çinli şirketler oyun pazarını birkaç yıl içinde domine etmeye başladı.

Türkiye’de de oyun endüstrisi büyüme çabası içinde. OYUNDER ve TOGED çatısı altında bir araya gelen oyun geliştiricileri ve yayıncıları bu sektöre Türkiye’de yeterli önemin verilmesi ve sektöre ilişkin mitlerin yıkılması için çalışmalar yürütüyor.



Bu noktada oyun sektörü ile ilgili bir miti yıkmak gerekiyor: “Düşük yatırımlarla oyun sektöründe başarı mümkündür.” Sektörde ünlü olmuş örneklere baktığımızda garajda doğan başarı hikayeleri mevcut. Ancak artık olgunluk seviyesine ulaşmış bir pazardan, milyarlarca dolarlık şirket satın almalarından bahsediyoruz.

Türkiye’nin 1 milyar dolarlık teknoloji şirketleri hedefinin oyun sektöründe gerçekleşmesi için büyük yatırımlara ihtiyaç var. 

Teknoloji boyutu ile devam edelim. Bilgisayar oyunları, teknoloji sektöründeki dönüşümün önemli bir dinamiği: Tüketicileri daha hızlı ve daha yüksek kapasiteli cihazlar almaya iten temel etmen oyunları yüksek kalitede oynama isteği olarak ön plana çıkıyor. Hatta bu kapasite artışı farklı sektörlere de yarıyor: Oyun için geliştirilen ekran kartlarının, sanal para madenciliğinin aracı haline gelmesi; oyun yapay zeka altyapılarının sürücüsüz araçlar için kullanılması gibi birçok örnek mevcut.

Diğer taraftan evlerde en yüksek bant genişliği talebi yine online oyun meraklılarından geliyor.

Oyuncular 1980’lerden bu yana bilgisayar ve iletişim sektörlerinin ar-ge maliyetlerini karşılayan tüketiciler konumundalar. Bu noktada Türkiye’de donanım ve teknoloji altyapısı üreten şirketlerin oyun sektörüne dikkat kesilmesi gerekiyor. Çünkü yüksek katma değerli ürün ve hizmetlerin satılabileceği kanal orası.

Son olarak da eğitim boyutuna değinelim. Bilgisayar oyunlarına günümüz çocukları ve gençliğinin ilgisini yok sayamayız. Çocuklara oyun oynamayı yasaklamak da, çocukları dijital cihazların başında unutmak da büyük yanlışlar. Ailelerin ve okulun önceliği çocuklarındaki Dijital Zeka (DQ) gelişimini sağlamaya yönelmeli. Öğrenciler; okulun da vereceği destek ile ekran sürelerini sınırlamayı ve zararlı içerikleri engellemeyi öğrenmeli, bu bir etik kod haline gelmeli. Çocuklar ekran başında ve dijital ağlarda ekip ruhunu, dijital hakları, yaratıcılığı ve hızlı/stratejik karar vermeyi geliştirecek oyunlara yönlendirilmeli.



Bilgisayar oyunlarını kontrol altına alabilen çocuklar; teknoloji alanlarında geleceğin mesleklerine çok daha hızlı adapte olma şansına sahip olacaklar. Hatta bunun da ötesine geçerek yeni meslekleri yaratan girişimciler olarak öne çıkacaklar.

Zeynep Dereli

İstanbul Ticaret Gazetesi, 28 Haziran 2018

YKS (Yüksek Konsantrasyon Sınavı) Yaklaşıyor

Zeynep Dereli

18/06/2018

Yeni adı ile Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) yani üniversite sınavı yaklaşıyor. Bu yıl sınav sistemi değişti. Öğrenciler YKS ile iki günlük bir dizi sınava dahil olacaklar. YKS, YÖK'ün kararına göre 30 Haziran-1 Temmuz tarihlerindeki iki oturum şekilde yapılacak. Birinci oturum yani Temel Yeterlilik Testi (TYT) 30 Haziran Cumartesi, ikinci oturumu olan Alan Yeterlilik Testi (AYT) ile Yabancı Dil Testi (YDT) 1 Temmuz Pazar günü tamamlanacak.

Bu sınavda öğrencilerimize başarılar ve zihin açıklığı diliyoruz. Yeni sistemlere ve sınavlara alışkın olan öğrencilerimizin, bu yeni sisteme de ayak uyduracaklarına olan güvenimiz tam. 2 milyondan fazla adayın katılacağı bu yarışma sınavında, gerekli emeği vermiş olmanın yanında, yüksek bir konsantrasyona büyük büyük ihtiyaç var.

Bunun da birden fazla sebebi var. Öncelikle soru sayısı özellikle ilk sınavda oldukça az: sadece 80. Bu kadar az sorunun olduğu bir sınavda tek bir soruda dikkatin dağılması, öğrenciyi çok dezavantajlı bir duruma sokabilir. Az soru, sınavı gerçek anlamda bir yüksek konsantrasyon sınavı (YKS) haline getiriyor.

Diğer taraftan yeni bir sistemde, yeni bir sınava giren öğrencilerin hazır olması gereken önemli bir durum var. Sorular beklenildiğinden daha zor veya daha kolay olabilir. Son yapılan Liselere Geçiş Sınavı’nda (LGS) bazı puan türlerinde daha zor sorularla karşılaştık. Soru metinleri daha uzun veya farklı tarzda yazılmış olabilir. Bu durumda yeni sınavlarda göremeye alışık olduğumuz bir durum. Soruların daha zor veya farklı olması durumunda paniğe kapılmaya ve kaygılanmaya gerek yok. Sorular herkes için zor olacak, aynı bilgi ve beceri seviyesindeki tüm öğrenciler aynı şekilde zorlanacak. Farklı ise herkese farklı gelecek.

Diğer taraftan soruların kolay olması durumunda da (ki TYT için bu bekleniyor) yine konsantrasyonu korumak, sınavı gereğinden çabuk bitirmemek, kolay gibi gelen sorulara da yeterli dikkati ve zamanı harcamak gerekecek. Konsantrasyonun önemini artıran noktalardan biri de yorumu ve analitik düşünceyi gerektiren soruların da daha çok olması. Bu tür soruları çözmek için de yine odaklanma ve mümkünse soruyu tek seferde çözmek önem taşıyor.

Kısacası bu yıl yapılacak üniversite sınavında en önemli belirleyicilerden biri yüksek bir odaklanma olacak. Bu nedenle öğrencilerimizin önümüzdeki günlerde kendilerini rahatlatmaları, yeni konular öğrenmeye çalışmamaları ve stresten uzak durmaları büyük önem taşıyor.

Bu noktada tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına da çok önemli bir görev düşüyor: Haftasonuna yayılacak bu sınavlar sırasında sokaklarımızı her türlü gürültüden uzak tutmak.

Dijital Çağda Bireyler ve Şirketler İçin Yeni Bir Dinamik: DQ

Zeynep Dereli

14/06/2018

Dijitalleşme ve Endüstri 4.0 devrimleri, beraberinde birçok yeni dinamik getiriyor. Bu yeni dinamikler içinde Türkçeye Dijital Zekâ olarak aktarabileceğimiz DQ önemli bir yer tutuyor.

Yeni dönemde dikkate alacağımı bir zekâ yapısı olarak DQ sadece çocukların veya bireylerin yeterliliklerini ve becerilerini ölçmekte kullanılmıyor. Aynı kavram işletmelerin seviyesini ölçmek için de geçerli.

Bu durum bizi çok ilginç bir noktaya getiriyor. Çocuklarımızı eğitirken veya kendi kişisel gelişimimizi sağlarken dikkate aldığımız unsurlar, kurumlarımızı geliştirirken de önemli hale geliyor. 11 yaşında bir ortaokul öğrencisi de, çok uluslu dev bir şirket de dijital dünya karşısındaki kontrolü benzer şekilde üst düzeyde hatta mutlak şekilde kurmak zorunda. Buna DQ’nun evrensel (universal) niteliği diyoruz.

DQ’nun farklılığını ortaya çıkaran bir diğer niteliği ise geliştirilebilir olması. IQ ve EQ ölçüm sonuçları daha çok veri olarak alınır. Yüksek ise bir avantaj olarak görülür, düşük ise de artırmak çabası içine pek girilmez. DQ ise her birey için, hatta her yaştaki her birey için artırılması mümkün bir seviyedir. DQ gelişim seviyeleri “dijital vatandaşlık”, “dijital yaratıcılık” ve “dijital girişimcilik” olarak sıralanır.

Yeni dönemde “Bu çocuk oyuncaklarını sökmeye meraklı, demek ki teknolojiye yatkın.” mitini bir kenara bırakmalıyız. Herkes, doğru bir DQ gelişim programı ile teknoloji üzerinde kontrol sahibi olabilir. Doğru bir STEM (Bilim, Teknoloji, Mühendislik, Matematik) bazlı eğitim sonucunda hangi işi yaparsa yapsın, teknolojiyi işine doğru şekilde adapte edebilir. Aynı durum yine şirketler için de geçerli, en geleneksel yöntemlerle çalışan şirketler dahi süreçlerini başarıyla dijital ortama aktarabilir. Hatta geleneksel niteliklerini korurken, teknolojiyi kullanarak rekabet gücünü artırabilir.

Bu noktada eğitimin önemi ön plana çıkıyor. Özellikle ortaöğretim seviyesinde DQ seviyesini artıracak programlara dahil olarak yetişmiş gençlerin, gelecekte DQ seviyesi yüksek girişimleri kurmaları veya bu tür girişimlerde yer almaları beklenen bir sonuçtur. DQ seviyesi yüksek çalışanları istihdam etmek ve çalışanların bu anlamda gelişimini sağlayacak iş başında eğitim programları uygulamak de şirketlerin avantajına olacaktır. Gerekli insan kaynağını bu şekilde sağlamış şirketler de bir “kurumsal öğrenme” sürecinde şirketin DQ seviyesini de yükseltebilecektir.

Dijitalleşme ile eğitim ve girişimcilik alanları bu şekilde birbirine yaklaşmış oluyor. Dijital Eğitim Dijital Girişim köşesinde de artık ortak dinamiklerle hareket eden bu iki alan ile ilgili en güncel bilgileri sunmaya ve sağladığımı deneyimleri aktarmaya çalışacağız.

Üniversite sınavında başarı için yeni bir anlayış

Zeynep Dereli

26/05/2018

İnsanlar, özellikle de gençler farklı tarzlarla öğrenir, farklı şekillerde iletişim kurar.

Ancak söz konusu olan üniversite sınavları ve bu sınavlara hazırlık süreci olduğunda karşımıza bir Türkiye gerçeği çıkıyor. Çoktan seçmeli bir sınav ve “dershane tipi” öğrenme süreci.

Tüm zamanların önde gelen yönetim uzmanı olan Peter Drucker “Kendini Yönetmek*” başlıklı ünlü makalesinde öğrenme biçimlerine ayrıntılı olarak değiniyor. Drucker, bireylerin iletişim kurma biçimlerini dinleyici, yazar, konuşmacı, okur gibi sınıflara ayırıyor. Bireylerin kendi tarzlarında öğrendiklerinde ve iletişim kurduklarında yüksek başarıya ulaştıklarını, kendi tarzlarının dışına çıkmaya çalıştıklarında ise başarısız olduklarını vurguluyor.

Bu makaleyi dikkatle incelediğinizde ve Türkiye’deki “dershane” tipi üniversite sınavlarına hazırlık sürecini dikkate aldığınızda; maalesef ki, sadece belli öğrenme tarzına sahip öğrencilerin üniversiteye hazırlık sürecinde şanslı olduğunu görüyoruz.

Sistem iş başında öğrenen, konuşarak öğrenen, ekibin bir parçası veya lideri konumundayken öğrenen gençleri değil; masa başında öğrenen gençlere fırsat tanıyor. Farklı becerilere sahip gençler, kendilerini daha çok zorlayarak veya kendi alanlarındaki gelişimlerine ara vererek üniversite sınavlarına hazırlanıyor.

Türkiye’de herkes sınav sisteminin ve hazırlık sürecinin sorunlu olduğunun farkında. Dershaneleri kaldırarak bu anlamda önemli de bir adım attık. Ancak bunu yaparken, aynı anda eğitim zihniyetini değiştirmediğimiz için, liselerimizi bahçeli dershanelere dönüştürdük. Sorunu belki de daha da derinleştirdik.

Gelişmiş ülkelerin benimsediği zihniyete bakınca; üniversiteye giriş yolunun çeşitlendirildiğini görüyoruz. Genel sınavlar, yetenek sınavları (sadece sanat bölümleri için değil), spor ve sanat bursları, proje ödevine dayalı kabul sistemleri bir arada ve yaygın şekilde kullanılıyor. Bu sayede konuşarak, yaparak, uygulayarak öğrenen gençler göz ardı edilmemiş oluyor.

Makro düzeyde yapabileceğimiz sınırlı, değişim adına önerilerimizi ulaştırsak bile Türkiye’de zihniyet değişiminin sağlanması ve reform kapasitesinin gelişmesi birkaç kuşak sürebilir.

Bununla birlikte biz kendi evimizde yani Tink’te değişim için kollarımızı çoktan sıvadık. Tinksmart ile öncelikle öğrencilerin yeteneklerini ve öğrenme biçimlerini, gelişimlerini ve ihtiyaçlarını ölçüyoruz. Nitelikli ve deneyimli öğretmenlerimizin sağladığı üst düzeyde eğitimi, proje tabanlı öğrenme, akran eğitimi ve sınıf için uygulamalı eğitim çerçevemiz ile pekiştiriyoruz. Böylece yaparak, konuşarak, liderlik ederek öğrenen gençlerimizi de sistemin içine güçlü bir şekilde katıyoruz.

Tink’te eğitim gören her bir öğrenci, kendi yetenekleri ve öğrenme biçimi çerçevesinde üst düzey bir sınav başarısı için hazırlıyoruz. Tink eğitim ekosisteminin daha yaygın şekilde benimseneceği bir üniversiteye hazırlık sürecinin de Türkiye’nin eğitimdeki başarısını ve öğrencilerimizin bu alandaki motivasyonunu artıracağına inanıyoruz.

* Peter Drucker; Kendini Yönetmek (Managing Oneself);https://lean.org.tr/kendini-yonetmek-peter-drucker/

Okulda E-Spor

Zeynep Dereli

09/03/2018

Dijital Teknoloji Kaşiflerinden, Yerlilerine 1970’li ve özellikle de 1980’li yıllarda doğan nesiller içinde bilgisayar ile tanışma fırsatına sahip olanlar pek de az değildi. Ancak içlerinde “babanın ve annenin” de bilgisayar kullandığı çok az aile vardı.
Biraz korkularak, biraz “derslere yardımcı olur” umuduyla, ama en çok da bilgisayarların gelecekteki gücü hayal edilerek, Commodore 64’ler, Amiga’lar, x86 PC’ler çocuklara alınıyordu. Çocuklar ise aslında ailenin, okulun ve toplumun bir parçası olmayan bu cihazları keşfetmeye çalışıyordu. Bu kaşif nesillerin bilgisayar ile olan ilişkileri heyecan verici ancak her zaman biraz yapay ve eklektik oldu.
Dijital Teknoloji Kaşifleri olarak tanımlayabileceğimiz bizim neslimizin çocukları, “Dijital Teknoloji Yerlileri” olarak tanımlanan yeni bir nesle doğru. Yerli çocuklar bilgisayarın ötesinde her bir olgunun dijitalleştiği bir dünyaya doğuyor.
Dijital Teknolojiyi Yaşamın Doğal Bir Parçası Olarak Kullanmak Ben bu yeni nesil çocukların çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Çünkü sorunlarımızı çözmek için teknolojiyi kullanmak ve bilgisayarlar ile iletişim kurmak bireyleri öne çıkarıyor. Dijital alışkanlıklara sahip bireyler, bilgisayarları ve teknolojiyi günlük iş yapma, üretime ve eğlence rutinlerinin parçası haline getiriyor. Bilgisayar ve teknoloji kullanımı sonradan öğrenilebilecek bir şey olsa da, onu elimiz-kolumuz gibi kullanmak çok daha derin bir alışkanlık gerektiriyor.
Bilgisayar oyunları bu noktada ön plana çıkıyor. Eğitimlerinde ve oyun dünyalarında bilgisayar oyunlarına yer ayrılan gençler el‐göz-vücut eşgüdümü, sorun çözme becerisi, takım üyeliği ve liderliği ve iletişim yeteneklerini geliştirme imkanına sahip oluyor.
Oyunlarla olan ilişki sorun çözme becerilerinin gelişiminde dijital teknolojilerin kullanımını doğal bir yöntem haline getiriyor. Geçtiğimiz yüzyılın “destek sistemi” niteliğindeki bilgisayarlarının yerini, hayatımızın içine sızan cihazlar alırken gençleri bu cihazlarla tanıştıran ve alıştıran oyunlar da sadece evlerde yer almamalı. E-Spor’un Okullarda Eğitimin ve Ders Dışı Aktivitelerin Parçası Olması Bu noktada çocukların oyunlarla olan ilişkisinin “okulda da” sürmesi gerektiğini düşünüyorum. Çocuklar okula zaten bilişim okuryazarı olarak geliyorlar. Dünya ile iletişim becerisini bilgisayar üzerinden kurmaya alışmış çocuklara, okulda sadece geleneksel ve analog yöntemlerle ulaşmaya çalışmak doğru bir yöntem değil.
Nitekim Türkiye’de çocukların boş zamanlarının bir parçası olan oyun dünyası, dünyanın çeşitli ülkelerinde eğitimin içine entegre ediliyor. Kuzey Avrupa Ülkeleri, Çin ve ABD’de bu konuda birçok örnek var. İskandinavya’da çeşitli okullar e-sporu resmi eğitim programlarının bir parçası haline getirdiler. Dünyada ve ülkemizde birçok okul e-spor kulüpleri kurdu ve mevcut takımlar ile işbirlikleri yaptı. Bu alanda çok cesur bir girişim de Çin’den geldi ve doğrudan E-Sporcu yetiştirmeye yönelik özel liseler oluşturuldu. Bu örnekler çoğaltılabilir ve okullarda e-sporun gelişimine ilişkin modeller geliştirilebilir. Ben konuşmamın kalan kısmında okullarda özellikle de liselerde e-sporun neden yer almasını gerektiğine yoğunlaşmak istiyorum. Oyunu sanal dünyanın dışına taşırken kontrolü sağlamak Bilgisayar oyunlarını oynayan çocuklar yalnız başlarına online bir dünyanın içinde yer alıyorlar. Ailelerin çocuklarını takip etmeleri, denetlemeleri tavsiye ediliyor. Ancak karmaşık bir ekranda hızla akan bir oyunun içinde, kulaklık mikrofon seti ile tamamen yabancı kişilerle iletişim kuran bir çocuğu nasıl takip edebilirsiniz? Ev dışında internet kafelerde veya tamamen informel gruplarda da önemli riskler olduğunu her gün gazete haberlerinde gözlemliyoruz.
Bu noktada okul takımlarının önemi ortaya çıkıyor. Çocukların dil ve etik kuralları belirlenmiş tanıdığı arkadaşları ile bu oyunları oynamaları, hatta evlerinde de okula takımının bir parçası olarak oyuna devam etmeleri belirlenmiş bir güvenlik çemberinin oluşumuna destek oluyor. Ayrıca oyun bir ölçüde sanal dünyadan gerçek dünyaya taşınmış oluyor. Daha az şiddet içeren oyunların önünü açmak Diğer taraftan akıllarda hep şu soru var. Daha az şiddet içeren oyunların olduğu bir e-spor dünyası mümkün mü? Okul kulüplerinde, gözetmen öğretmenlerin de desteği ile şiddet içermeyen veya şiddet içeriği çeşitli şekillerde sınırlandırılmış oyunların yaygınlaştırılması adına şansımız var.
Ancak bunu yaparken gençlerin oyunlarla olan kurdukları organik bağı zedelemeye, onları zorla popüler olmayan oyunlar ile sınırlandırmaya çalışmamak gerekiyor. Oyun Gruplarında Çeşitliliği Sağlamak Özellikle e-spor seviyesinde oyunculuk söz konusu olduğunda “erkeklerin” tahakküm kurduğu bir alanın oluştuğunu üzülerek görüyoruz. Bu alanı kızlara açmanın en geçerli yolu okul kulüpleri olabilir. Kız öğrenciler okul kulüplerindeki ortamda e-spor takımlarına katılmak için daha istekli olabilir. Ayrıca okul kulüplerinde kızların katılımı için biraz “pozitif ayrımcılık” yapılabilir. Araştırmalar kız çocuklarının e-spordan uzak tutan olgulardan birinin de erkek oyuncuların oyun sırasında kendilerine karşı kullandıkları ifadeler olduğunu söylüyor. Okul kulüplerinde oynanan oyunların bu anlamda da kızlar için rahat bir ortam sağlayacağını düşünüyoruz.
E-sporda diğer bir ayrımcılık alanı ise maddi durumu yeterli olmayan ailelerin çocuklarının oyun dünyasından uzak kalması. Bugün oyun oynanabilecek giriş seviyesi bir bilgisayarın maliyeti 5 bin tl’den az değil. E-spor seviyesinde işlemciler, monitörler, ekran kartları ve ekipmanlar inanılması zor maliyetler ortaya çıkarıyor. Oyunlar ve üyelik gerektiren ekosistemler de düzenli ödenmesi gereken yüksek bütçeler oluşturuyor. Bu durum bir çok genci yetenekli olmasına rağmen e-spor’dan uzak tutuyor veya bu alana ilgilenen birçok gencin pasif birer izleyici olarak kalmasına neden oluyor. Okullardaki e-spor laboratuvarları bu alanda fırsat eşitliğine destek olabilir. İzleyici olmaktan daha fazlası Bugün gençler oyun dünyasında, belki de oyunlardan çok “oyun videoların” tüketicisi durumunda. Birçok çocuk oyunları oynamak yerine, oyun videoların karşında saatlerini geçiriyor, pasif bir Twich veya Youtube izleyicisi konuma gelmek de pek uzak görünmüyor. Araştırmaya göre oyun videoları dünyası, oyun dünyasının kendisinden daha çok risk içerebiliyor.
Oyunların bir ev ve boş zaman eğlencesinin olmanın ötesinde okulda görev ve sorumluluk bilinci ile oynanması çocukları oyun dünyası içinde gerçekten oyuncu olmaya yönlendirebilir. Pasif birer izleyici olmaktan uzaklaştırabilir. Müfredatın Oyunlar ile Desteklenmesi E-Spor oyunları her seviyede eğitimde, müfredatın bir parçası haline getirilebilir. Şu anda özellikle iki uçta yani okul öncesi eğitimde ve yüksek öğrenimde oyunların ciddi bir kullanım alanı olduğunu biliyoruz.
Okul öncesi eğitimde renkleri, şekilleri, sayıları ve mantıksal ilişkileri öğreten, yabancı dil için temel beceriler sağlayan oyunlar etkin olarak kullanılıyor. Yükseköğrenimde ise adı oyun değil de simülasyon olan sistemlerin özellikle pilotların ve denizcilerin eğitiminde aktif olarak yer alıyor.
Lise eğitimi de bu alan için çok müsait, özellikle rekabete dayalı e-spor oyun türleri eğitimin uygulamalı hale gelmesi ve simüle edilmesi için büyük bir fırsat alanı oluşturuyor.
Bu faydaları dile getirdikten sonra, yasaklamanın karşısında yönlendirmenin en doğru yöntem olduğunu tekrar vurgulamak istiyorum. Hayat yasaklanan olguların toplumda yaygınlaştığını ve bireylerde bağımlılık yarattığını bize göstermek için yeterli delillerle dolu… Yönlendirme için de en uygun yer olan okullarımızı bu yönde geliştirmemiz gerekiyor. Bu yaklaşımı tabana yaymazsak yeni bir uçurumla (digital divide) karşılaşma riskini de göğüsleme şansımız kalmayacak.

Yenmemiz Gereken Mitler, Bozmamız Gereken İstatistikler Var

Zeynep Dereli

08/03/2018

Yeni sanayi devriminin sunduğu farklı perspektif ile kadınlar avantajlı hale geçecek ve önlerinde geniş bir fırsat penceresi açılacak. Sanayi devrimi, kadınların üretime katılımda güçlerini kaybettikleri bir dönem oldu. Özellikle 1. ve 2. kuşak üretim, çok kötü çalışma koşullarına sahip fabrikalarda ve büyük oranda kas gücüyle yapılıyordu. Tarım toplumunda, üretimin tam merkezinde yer alan biz kadınlar, sanayi çağında ekonomik gücümüzü bu kas gücü miti yüzünden önemli ölçüde kaybettik. Bu durum dünya ekonomisini de dengesiz ve eşitliksiz hale getirdi. Zamanla büyük bir savaş verdik, kas gücü mitini büyük oranda yenmeyi başardık ve bu uçurumun seviyesini her geçen gün düşüyoruz.

Yeni sanayi devrimi ise başlangıç noktasında farklı bir perspektif ve büyük bir umut sunuyor. Bu yeni çağda, işe alımdan itibaren kariyer basamakları ve girişimcilik ruhu; yaratıcılığa, çeşitliliğe ve bilgiye dayanıyor. Açıkça avantajlı olduğumuz bu yeni dönemde kadınların önünde geniş bir fırsat penceresi açılıyor. Bu fırsat penceresinin açılması da tabii ki kolay olmayacak, çünkü yine yenmemiz gereken mitler, bozmamız gereken istatistikler var.

Bu mitlerden ilki “kadınların matematiksel yetkinlikleri” ile ilgiliydi. Bunu yendik, Dünya Ekonomi Formu Küresel Cinsiyet Açığı endeksi kadınların iş hayatında matematiksel yetkinliğinin erkeklerden bir farkı olmadığını açıkça ortaya kondu.
Bir diğeri eğitim konusundaydı, bunu da yendik. Bugün dünya verilerine baktığımızda erkeklerden daha fazla lisans, yüksek lisans ve doktora derecesine sahip olduğumuzu görüyoruz. Ayrıca yine küresel rakamlara göre kadınların erkeklerden yüzde 30 daha fazla üniversitelere kabul aldığını görüyoruz. Çünkü bizler üniversitelerin aradığı yetenek ve becerilere sahibiz. Ayrıca kendimizi eğitime erkeklerden daha çok verdiğimiz için, yeni fikir ve araştırmalara daha açık olabiliyoruz.

Eğitim konusunda yenmemiz gereken bir mit daha var: Kadınların STEM alanındaki eğitime yönelimi. Aslında dünyada bu alandaki fark gittikçe azalıyor. Küresel rakamlara baktığımızda bilişim ve iletişim teknolojileri eğitiminde kadınların oranı yüzde 40’lara ulaşmış durumda. Ülkemizde de genç kızlarımızı teknoloji eğitimi veren liselere ve mühendislik fakültelerine doğru cesaretlendirmek için daha fazla çaba göstermeliyiz.

Bu mitleri yendikten sonra iş istatistikleri düzeltmeye geliyor: Kadınların teknoloji şirketlerindeki payını artırmak ve teknoloji alanındaki kadın girişimciliğini geliştirmek için yapmamız gerekenler var. Her seviyede bunu yapmak zorundayız.

Bir tarafta üretimde kadın emeği var. Bugün kadınlar ince el emeğine dayalı üretimde önemli bir paya sahibiler. Yeni sanayi devriminde bu durumun kadınların işe girme oranını düşüreceği kaygısı hakim. Otomasyonun gelişmesi ile birlikte erkeklerin her bir iş kaybına karşılık kadınların beş iş kaybı yaşayabileceklerinden korkuluyor.

Diğer tarafta ise kadın CEO’lar yer alıyor. Dünya Ekonomik Forumu Sektörel Cinsiyet Açığı 2017 Raporu verilerine göre, bilişim ve iletişim sektörlerinde işe giren kadınların oranı yüzde 32, ancak CEO seviyesindeki kadınların oranı sadece yüzde 5. Bu da düzeltmemiz gereken başka bir istatistik. Mitleri yendik, yeniyoruz, bu istatistikleri ve olumsuz öngörüleri de yeneceğiz.

Üretim ve Teknolojinin Önemi

Zeynep Dereli

01/03/2018

“Müzik değiştiğinde dans da değişir. Sanayide müzik değişti. Bizim de artık yeni müziğe göre dans etmemiz gerekiyor. Yani; ya pistte kalacağız, ya pistten çıkacağız.”

TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik’in bu sözleri; üretim ve teknolojinin ülke ve bireylerin geleceği için ne kadar önemli olduğunu bilgece ortaya koyuyor.

Bu bilgece sözü bilimsel bir araştırma ile anlamlandıran çok değerli bir rapor Ocak ayında kamuoyu ile paylaşıldı: Dünya Ekonomik Forumu’nun, AT Kearney ile birlikte yayınladığı Üretimin Geleceği için Hazırlıklı Olmak Raporu

Raporda tam da dansın değişimini gözler önüne seren iki ayrı endeks bulunuyor:

İlk endeks olan üretim yapısı endeksinde Türkiye bu 100 ülke içinde 32. sırada yer alıyor. Buradan sanayimizin değer üretiminde ve ölçek büyüklüğünde iyi durumda olduğunu anlıyoruz. Üretim yapımız tamamen basit ürünlerden oluşmuyor. Özellikle endeksin bir alt bileşeni olan üretim ölçeğinde daha da iyi bir yerde yani 18. sıradayız.

Kısacası mevcut müzik ile iyi dans ediyoruz ve pistin fena bir yerinde değiliz. (Ayrıca iyi para kazanıyoruz.)

Bununla birlikte raporda yer alan “Üretimin Dinamikleri” endeksinde 57. sırada geliyoruz. Yani bir sonraki müzik için nasıl dans edeceğimizi iyi öğrenmeliyiz. Yapay zeka, Endüstri 4.0, dijitalleşme, inovasyon ve teknoloji içeren yeni paradigmaya hazır olmamız gerekiyor. Alternatif enerjiye, verimli yasal düzenlemelere ve sorgulayıcı bir eğitim sistemine geçebilmemiz önem taşıyor.

Rapor bize 53 ayrı bileşende nasıl dans edeceğimiz ile ilgili de önemli ipuçları sunuyor. Bu noktada gönül verdiğim eğitimi sektörünü de içeren “İnsan Sermayesi” ana bileşenine yoğunlaşmak istiyorum:

İnsan sermayesi gelişmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz alanların başında geliyor. 72. sırada olduğumuz bu başlıkta niteliksel ve niceliksel gelişme alanlarında büyük farklılıklarını kapatmamız gerekiyor.

· “Matematik ve Bilim Eğitiminin Kalitesi’nde, 80. sırada yer alıyoruz. STEM kavramının Türkiye’de konuşulmaya başlaması büyük bir gelişme, dikkatimizi daha da net bir şekilde bu alana yoğunlaştırmalıyız.
· 97’nci sırada yer aldığımız “Mesleki Eğitimin Kalitesi” konusundaki her türlü kafa karışıklığını bir kenara bırakmalıyız. Özellikle teknoloji merkezli mesleki eğitim konusunu “memleket meselesi” olarak görmeliyiz.
· 79’uncu sırada yer aldığımız işbaşında eğitimi sektörel liderlerimiz ile birlikte tekrar tasarlamalı ve tabana yaymalıyız.
· 75’inci olduğumuz “yetenekleri cezbetme ve ülkede tutma seviyemizi” geliştirmek için yetenekli bireyleri sosyal ve maddi anlamda tatmin edecek özgürlükçü bir ortam yaratmalıyız.
· Rapordaki başlıklar arasında eğitimde hep beraber büyük bir zihniyet değişimi geçirmemiz gerektiğini ortaya koyan bir gösterge var: Sonuncu sırada olduğumuz “Eğitimde Sorgulayıcı Düşünce”
Biz TINK’de gençlerimizi yeni bir paradigmaya, yeni bir dansa hazırlamak için canla başla çalışıyoruz.
Bu çabamızın ulusal düzeyde sahiplenildiğine ilişkin de birçok gösterge var. Bunları da çevremizde görüyoruz. Ancak başarmak için ulusal bir seferberliğe, teknoloji eğitimini ve eğitimde teknolojiyi en ön plana çıkarmaya ihtiyacımız var.